Kış Aylarında Neler Yapabiliriz?
Beş yıl önce Mayıs ayında gitmiştim Eskişehir’e ve o meşhur parklarını gezmiş, parklardaki etkinliklerde eğlenmiş, hatta Porsuk Çayı’nda botla yapılan seferlere bile katılmıştım.
Ancak bu sefer ilk kez düzenlenen Tüyap Kitap Fuarı’nda gerçekleştireceğim imza günlerim için Aralık ayında gitmek kısmet oldu. Dolayısıyla da bu yazımda sizlere, kış aylarında Eskişehir’de neler yapılabileceğini anlatacağım; çünkü soğuk bir havada parklarda dolaşma riskini göze alamadım.
Öncelikle ben Adalar Bölgesi olarak adlandırılan yerden, yani şehir merkezinden anlatmaya başlayacağım size.
Porsuk Çayı’nın her iki yanında yer alan pek çok kafe ve lokanta mevcut. Üniversitelerin varlığı nedeniyle bir öğrenci şehri haline gelen Eskişehir’de her yer gençlerle dolu, cıvıl cıvıl. Şehrin sembolü olan Porsuk Çayı’nın iki yakasını birleştiren birbirinden farklı biçim ve renklerdeki köprülerden geçmeyi ve bol bol fotoğraf çektirmeyi unutmayın derim.

İçgüdüsel olarak köprü görünce geçmeye programlanmış biri olarak bu bölge tam bana göre düzenlenmiş diyebilirim. Sonrasında da bir yorgunluk kahvesi içmek ya da bir şeyler atıştırmak için dizi dizi kafelerden birini seçebilirsiniz.

Ben daha önce de gittiğim ve çok beğendiğim için kahvemi Haller Gençlik Merkezi’nde içmeyi tercih ettim. Daha önceleri Hal olarak kullanılan yapı, Belediye Başkanı Sayın Büyükerşen tarafından 2000 yılında restore edilerek eğlence ve alışveriş merkezi haline getirilmiş, çok da iyi yapılmış.

Özellikle Mazlumlar Muhallebicisi’nde buraya özgü su muhallebisi yemenizi tavsiye ederim. Bu ziyaretimde iki buçuk gün kaldım Eskişehir’de ve iki gün üst üste fuarda imza günüm olduğu için zamanım kısıtlıydı. Fuar alanı maalesef çok uzakta inşa edilmiş (Şehir Hastanesi’nin yanında) ve Tüyap her ne kadar servis ayarlamış olsa da ulaşım bir hayli zor.

Bu koşullarda servisle gidip gelmek bana daha kolay geldi, yarım saatten fazla soğukta, ayakta beklemeleri saymazsak tabii. Servisin şehirde yolcularını bıraktığı nokta da Es Park Alışveriş Merkezi’ydi, Haller Gençlik Merkezi de buraya çok yakın olunca, fuarda kaybettiğimiz enerjiyi, harika lezzetlerde bulma şansımız oldu.
Cumartesi sabahı erkenden tramvayla Odun Pazarı’na gittik. Şunu söylemeliyim ki, tramvay hizmeti de çok yardımcı oluyor; ancak beş yıl önceki nüfusla şimdiki nüfus oranı belli ki aynı değil. Tramvaylar tıklım tıklım ve adres sorduğum 5 kişiden 2’si Suriye’li çıktı.

Sonuçta Odun pazarı, müzeler cenneti diyebilirim. Daha önceki ziyaretimde gezemediğim Ahşap Eserler Galerisi’ni gezebildim. İçeride uluslararası pek çok sanatçının eserleri yer alıyordu ve ben eserlerin inceliğine hayran kaldım.

Sonrasında ilk gezimde henüz açılmamış olan ve büyük ilgi gören Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi’ne uğradım. Yılmaz Büyükerşen’in Madam Tussauds Müzesi’nden esinlenerek kendi eserlerini sergilediği müzede toplam 160 tarihi kişiliğin mumyası bulunuyor.

Açıkçası sanata ve sanatçıya saygımdan fazla yorum yapmayacağım, ancak müzeye giriş ücretinin, bazı heykellerle çekim ücretlerinin ve hediyelik eşya bölümünden alınan her ürünün muhtaç kız çocuklarına ve engelli çocuklara gideceğini bilmek beni bu gezi için motive etti diyebilirim.
Sonrasında daha önce gezme fırsatı bulduğum Çağdaş Cam Sanatları Müzesi’ni tekrar ziyaret ettim ve sizlere de kesinlikle tavsiye ederim.

Son olarak Odun Pazarı’nda önceki tecrübemden kaynaklı Atlıhan El Sanatları Çarşısı’na uğrayarak birkaç hediyelik eşya alma niyetindeydim. Ancak meşhur lüle taşından yapılan ürünlerin kalitesinin eskiye oranla azaldığını, özgünlüğünü yitirdiğini, cam hediyeliklerin vasatlaştığını ve ne yazık ki her tatil bölgesinde rastladığımız aynılığın burasını da etkilediğini gördüm. Hayal kırıklığıyla oradan ayrıldım.
Belki ilk gidenler için heyecanlı ve keyifli bir alışveriş imkânı olabilir ama dediğim gibi, eskiyi bilince elim hiçbirini almaya gitmedi benim.
Bu arada Odun Pazarı’nda biraz soluklanmak, bir kahve içmek, lezzetli bir şeyler yemek isterseniz Arzu’nun Yeri’ne uğramanızı öneririm. Her iki ziyaretimizde de bizi çok güzel ağırladılar.
Son olarak elbette Eskişehir’e gidince çiböreğini, met helvasını ve bükmesini yemeden gelmeyin diyeceğim.
Biz bu sefer çarşının içindeki Papağan Çibörek’te yedik. Met helvasını her yerde bulabiliyorsunuz, ancak mercimekli bükme böreğini koskoca çarşıda sadece bir yerde bulabildik. Bazı fırın ve pastaneler “artık yapmıyoruz” dediler, nedenini söylemediler.
Kısacası bu gezimde de globalleşmenin getirdiği güzelliklerin yanı sıra bir aynılaşma, özünden kopma, değerlerini yitirme hissettim.
Tüm bunlara rağmen, Eskişehir’in Anadolu’nun içinde bir Avrupa şehri gibi olduğunu söyleyebilirim. Keşke bu durum değerlerimizi koruyarak mümkün olsa. Havası, yardımsever ve güler yüzlü insanları, şehrin her ne kadar kitap fuarına ilgi az olsa da, kültür ve sanata verdiği önemi, şehircilikte istenirse gelinen noktayı gösteren en iyi örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Ben herkesin bir kez olsun Eskişehir’i ziyaret etmesi gerektiğine inanıyorum. Mümkünse Mayıs – Ekim ayları arasında gidilmeli ve parkları da gezilmeli.
Kısacası gidince evimde hissettiğim, özel bir şehirde günler böyle geçti.
Aralık 2018 – Eskişehir


Bir Yorum Yaz